NORMANDİYA’NIN ARDINDAN LOİRE’DEYİZ

NORMANDİYA’NIN ARDINDAN LOİRE’DEYİZ

İlk yazımda Normandiya Bölgesi’ni kısaca anlatmaya çalışmıştım. Bu yazımda ise Normandiya’dan ayrılıp biraz daha güneybatıya yani kuzeyinde Manş denizi, batısında Kelt denizi ve güneyinde Biskay körfezinin bulunduğu yarımada şeklindeki Bretonya  ve Loire bölgesini anlatmaya çalışacağım.

Günümüz itibarı ile Normandiya gibi yaklaşık üç milyon kişinin yaşadığı Bretonya’da merkez tarihi Rennes şehri. Quimper ve Lorient gibi şehirlerde bu bölgede yer almakta. Ancak Bretonya denilince ilk akla gelen kuşkusuz Mont Saint Michel ve yıllarca korsanlara yataklık eden tarihi St.Malo geliyor. Bölge adını altıncı yüzyıla kadar Büyük Britanya’dan buraya göç eden Kelt kökenli halktan almakta…

rennes

Bölgede yapacağımız gezimizin ilk durağı ünlü Mont Saint Michel. Denizin ortasında ada şeklindeki büyük bir kayalık tepe üzerine inşa edilmiş manastırı ile binlerce turist tarafından ziyaret ediliyor. Eskiden med cezir durumuna göre adaya karadan gidip gelinirken günümüzde yapılan bir köprü ile devamlı ulaşmak mümkün. Biz gidişi belediye otobüsü ile yapıyoruz. Birkaç durak sonrasında yaklaşık on dakika sonra adaya varmış oluyoruz. İndiğimiz noktadan etrafımıza baktığımızda çekilmiş denizin ortaya çıkardığı büyük bataklık alanı ve bu alanın tam ortasında duran Mont Saint Michel’i tüm güzelliği ile görüyoruz.

mont_saint_michel

Tarihine bakılınca özellikle altıncı yüzyılda bir savunma kalesi olarak kullanılan ada, Fransa krallığı ile yapılan manastırı ile Hristiyanlar tarafından bir haç noktası haline çevriliyor. Ana kapısından girer girmez kendinizi bir zaman yolculuğunun içerisinde buluyorsunuz. Manastıra kadar çıkan kıvrımlı dar sokağı sağlı sollu restoran ve hediyelikçilere ev sahipliği yapıyor. Özellikle restoran teraslarından dışarının manzarası ayrı bir keyif veriyor. Günümüzde yaklaşık elli kişilik nüfusu olan adının en üst noktasındaki manastırda rahipleri görebilirsiniz. Adanın zeminden yüksekliği ise 88 metre …

Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan tekrar ana karaya dönüyoruz. Bir sonraki hedefimiz ise St.Malo …St.Malo’ya iki şekilde alternatif yol var. Hızlı seçenek otoyol ancak biz kıyıdan gitmeyi tercih ediyoruz ve iyi ki de öyle yapıyoruz. Mesafeler her iki yolda da aşağı yukarı aynı elli kilometre …

st-malo

Muhteşem güzellikler arasında yolumuza devam ederken bir çok Breton köylerini görme fırsatımız oluyor ama içlerinde LaVivier, SuR La Mer en güzeli. Denizin çekilmesi ile oluşan alanda bölge halkı tekerlekli yelkenliler ile kendi aralarında yarış yapıyor. Ve yine köyün içerisinden geçen su kaynağının çekilmesi ile karaya oturmuş balıkçı tekneleri ilginç görseller bize sunuyor.

St.Malo’ya yaklaşırken yaklaşık beş kilometre kadar batısında yer alan Cancale’ye uğramadan geçemiyoruz. Cancale, bugüne kadar gördüğüm balıkçı kasabaları içerisinde belkide en güzeli. Liman boyunca restoranlar ve limanın kuzeyinde denizin içerisinde İstiridye tarlaları var. Doğal olarak Cancale’de her restoranda Oyster ve tüm deniz ürünlerini bulmak mümkün. Aklımız Cancale’de kalıyor ama sırada St.Malo var.

cancale

St.Malo, Range nehrinin deniz ile birleştiği noktaya kurulmuş bir şehir. Nehrin doğusunda yer alan şehrin tam karşısında Dinard adlı başka bir şehir bulunuyor. Günümüzde ise iki bölümden oluşan şehirde tamamen etrafı surlarla çevrili eski şehir Bretonya’nın en çok ziyaret edilen bölümü. Yüzyıllarca korsanlara yataklık yapan bu şehre günümüzde bir çok kapıdan girmek mümkün. Şehir içerisinde bir çok mağaza ve restoranla beraber, 18 yüzyıl evlerini de görebiliyorsunuz. Arzu ederseniz şehir etrafını surların üzerinden yürüyerek dolaşabilirsiniz.

st-malo2

Romantizm akımının öncüsü olarak kabul edilen François Rene Chateaubriand, 1764 tarihinde St.Malo’da doğmuş. Sonraki dönemlerde Lord Byron, Victor Hugo gibi önemli kişilere ilham kaynağı olmuş. Paris’te öldükten sonra St.Malo yakınında bir adaya gömülmüş.

Bretonya kıyılarını ziyaretimizin ardından artık iç bölgelere Rennes üzerinden Tours, Amboise ve Blois’e hareket ediyoruz. Loire nehri ve vadisi etrafında bulunan yüzlerce şatodan en önemlilerini gezeceğiz. Angers şehrine varışımızla beraber bizi karşılayan Şato D’Angers oluyor. Bölgede bulunan tarihi en eski şatolardan biri.

dangers

9 yüzyılda  inşaatı başlatılan kale, ilk etapta şehri savunmak için kullanılmış. Daha sonra geliştirilen kale 1562 tarihinde Catherine De Medici tarafından restore edilip çok güçlü bir hale getirilmiş 19 yy’da askeri eğitim veren bir hüviyete kavuşmuş . İçerisinde günümüzde çok fazla obje olmasa da özellikle ayrı bir bölümde sergilenen Apocalypse (Vahiy) halısı, Louis tarafından 1377-1382 yılları arasında yaptırılmış ve Fransa’nın en eski orta çağ halısı olarak biliniyor. Her biri 24×6 metre boyutlarında altı adet galeri içerisinde bulunan  90 adet halı çok etkileyici.

D’Angers şatosu sonrası Villandry bölgesine geçerek 1906 yılında Joachim Carvallo tarafından satın alınan Villandry şatosuna varıyoruz. Günümüzde aynı aile tarafından özel olarak işletilen şatoda bir dönem Napoleon Bonapart’ın kardeşi Jerome Bonapart’ın yatak odası, mutfak ve yemek salonu görülmeye değer. Bahçelerde çekeceğiniz fotoğraflar ile şarjınızı bitireceğinizi garanti ederim.

villandry

Ve nihayet Leonardo da Vinci’nin hayatının son günlerini geçirdiği Amboise şehrine varıyoruz. Şehir gerçekten çok ama çok güzel tarihi doku tamamen korunmuş ve Loire nehrinin kıyısında bir inci tanesi gibi. Etrafı gören yüksek bir tepeye inşa edilen şato yıllarca şehrin savunması için kullanılmış. 1516 yılında Francis I tarafından baş ressam ve mühendis olarak davet alan Da Vinci öldüğü 1519 yılına kadar burada yaşar. Şatonun bahçesinde yer alan gotik stildeki Saint Hubert şapeli kendisinin gömüldüğü yerdir. Özellikle kale duvarları üzerinden Amboise şehrinin manzarasını seyretmenizi mutlaka tavsiye ederim.

amboise

İki adet savunma amaçlı şato gezimizin ardından Cher nehrinin üzerinde yer alan bölgenin belkide en estetik şatosu olan Chenonceau’yu ziyaret ediyoruz. Şato öncesi nehir kenarında bir değirmen ve bu değirmene bağlantı sağlayan bir köprü inşa edilir. Sonrasında köprü üzerine ilginç bir mimari ile şato inşaatı yapılır. Chenonceau kraliçeler şatosu olarak da anılır. Birçok entrika bu şato içerisinde yaşanmıştır. Özellikle nehir üzerinde yer alan bölümdeki iki adet galeri, mutfak ve yatak odaları görülmeye değer. Şatonun geniş bir yoldan girişi, iki önemli bahçesi ve bir labirenti bulunmaktadır.

chenonceau

Cherverny şatosu ünlü çizgi roman Ten Ten’e ilham kaynağı olmuş bir av şatosu. Şato küçük olmasına karşın çok büyük bir arazi av alanı olarak şatoya dahil. Şatonun içerisini gezerken belkide en zengin mefruşat, tablo ve heykel koleksiyonunu da görüyorsunuz. Şato dışına çıktığınızda duyacağınız seslere yönelirseniz av köpeklerinin bulunduğu bölüme ulaşabilirsiniz.

cheverny

Son olarak Chambord Şatosu belki de Versailles’ten sonra Fransa’nın en büyük şatolarından. Uçsuz bucaksız av alanları ile sapasağlam ayakta kalmayı başarmış. Birçok Fransa kralı için büyük av partilerine ev sahipliği yapan şatoda özellikle merdiven tasarımı çok ilginç ve Leonardo Da Vinci tarafından tasarlanmış.

chambord

Kesinlikle anlatmak ile yeterli olmayan bir bölge Bretonya. Tarihe ilgi duyan herkesin fazlasıyla tatmin olacağı bir deneyim. Yakın zamanda Görkemli Şatoları ile Loire ve Normandiya turunda karşılaşmak ümidiyle.

©2017 ProntoTour www.prontotour.com

Kimlik bilgilerinizle giriş yapın

veya    

Bilgilerinizi mi unuttunuz?

Create Account