PRONTOTOUR MİSAFİRİ RUSYA’DAKİ GEMİ SEYAHATİNİ YAZDI: VOLGA VOLGA…

PRONTOTOUR MİSAFİRİ RUSYA’DAKİ GEMİ SEYAHATİNİ YAZDI: VOLGA VOLGA…

Gezgin Hacer Kılcıoğlu, Prontotour ile gerçekleştirdiği Volga Nehri’ndeki gemi seyahatini kaleme aldı. Hacer Hanım, “Volga Volga” ismini verdiği yazıda seyahatinin detaylarını Prontoblog için paylaştı. Gemi seyahatinde yaşadıkları ve Moskova’dan St. Petersburg’a uzanan yolculuğun tüm ayrıntılarını bu yazıda bulabilirsiniz. İşte Hacer Kılcıoğlu’nun kaleminden Volga Volga yazısı…

VOLGA VOLGA

“Alo. Günaydın. Beni tanıdın mı,” dedi telefondaki ses.

Tanıyor muydum o sesi? Kimdi?

Bu sorular içimde cevabını bulamadan, “Ben Aleks. Pronto Tur Volga Volga gezisindeki tur rehberinizim,” dedi aynı ses.

Tanıştık, memnun olduk… derken Aleks beni şaşırtmayı sürdürdü.

“Hanımefendi, şemsiye, yağmurluk aldınız mı yanınıza? Yağmur bol bizim memlekette.”

“Evet, aldım.”

“Aferin. Biletiniz, pasaportunuz, vesare?”

“Evet. Yanımda.”

“Aferin.”

Telefon konuşması sona erdiğinde ‘Aferin’lerim tavana kadar yükselmişti. Gülümsedim. Bol aferinli bir gezi mi olacaktı? Tersinden bakarsak, gezi boyunca Aleks benden kaç ‘aferin’ alacaktı?

“Başkası olma kendin ol!” Slogan haline getirdiği bu şarkı sözüyle karşıladı bizi Aleks. Moskova’daki havalimanından gemiye gitmek üzere bindiğimiz tur otobüsündeydik. (Ciyak sıcak İstanbul’dan bindiğimiz uçakta şöyle bir tanışmıştık kendisiyle.)İlk ‘aferin’imi verdim ona. Neşeli bir genç adam. Neşeli genç adam, neşeli şarkılar eşliğinde neşeli cümleler kurdu:

“Sevgili misafirler. Ben Aleks. Abaza Türklerindenim. Nükleer fizik mühendisiyim. Bu iş daha zevkli olduğu için asıl mesleğimi yapmıyorum. Yanımdaki arkadaşım da yardımcım Pavel. Gördüğünüz gibi hava yağmurlu. Sizde dört mevsim vardır, bizim memlekette kırkdört. Hava hep aşırıdır burada. Dikkatli olmak lazım.

Aleks anlatıyor:

“Gördüğünüz gibi Moskova’da her yer şantiye. Trafik sıkışıyor haliyle. Sizin belediye başkanlarını bize gönderdiniz herhalde. 22 kilometre sonra gemiye varmış olacağız sevgili misafirler. Kruvazörle seyahat eden var mı aranızda, vardır, onu hayal etmeyin, bizim gemi onun yanında fi-li-ka. Ha son bir şey söyleyeceğim, buralarda hırsızlık çok olur. Çantalara dikkat. Hele pasaportunuzu kaybederseniz yanarsınız. Onun için gemide pasaportlarınızı alacak Pavel. Kusura bakmayın.”

Kusura bakmadık. Otobüse bindiğimiz andan itibaren kocaman gülümsemesiyle kalbimizi kazanan Pavel’e verdik pasaportlarımızı.

MOSKOVA… GECE…

Şahane bir akşam yemeğinden sonra ışıklar altında geziyoruz şehri. Işıl ışıl gökyüzü ışıl ışıl yeryüzüyle adeta dans ediyor. Öylesine muhteşem bir birliktelik. İnanılmaz! Gözlerimiz bayram ediyor. Güneş batmıyor. Güneş batmıyor. Güneş batmıyor. Beyaz geceler işte. (Beyaz gecelerin bize pembe rüyalar vadettiğini söyleyemeyeceğim. Uyku nanay problemi yaşayacağız gezi boyunca.)

MOSKOVA… ERTESİ GÜN…

Otobüsle şehir turu. Aleks başkası olma kendin ol diyen şarkısını mırıldandıktan sonra diyor ki, “Sevgili misafirler, şimdi sizinle telsiz provası yapacağız. Gittiğimiz yerlerde telsizden takip edeceksiniz beni. Pavel’in dağıttığı caihazlara kulaklıkları takın şimdi.”

Ön sıradan bir hanım diyor ki “Hangi kulağımıza takacağız?” Kocası diyor ki, “hangi kulağın duyuyorsa.” Başka biri yanındaki beyefendiye soruyor, “senin kulak kaç numara?” beyefendi cevap veriyor,“35 numara. Bizim hanım hocam ya, o bozdu bu kulağı, çeke çeke.”

Otobüste kahkahalar…

Otobüsün dışında… Leningrad Caddesi, TriumphPalace, Bolşoy Tiyatrosu, KGB Merkez Binası, Yedi Kardeşler Binaları, (ikisi otel, ikisi devlet bürosu, ikisi apartman dairesi, biri devlet üniversitesi, hepsi aynı model, epey ilginç), yollarda insanlar…Çoğunlukla kilolu erkekler, cetvel gibi dimdik duran güzel kızlar, (küçükken sırtları düz olsun diye tahta bağlarlarmış peh!) ama bu güzel kızların giysi seçimi güzel değil, hatta epey zevksiz. Yakası fırfırlı fuşya renkli bluz giyen biri var hala! Geçmişte tek tip elbise zorunluluğundan belki de. Telefonla dolaşan bu kadınlar araba kullanırken bile pıt pıt mesaj yazıyorlar.Ve elbette şehrin her yerinde, herkeste, bizdekinin aynısı bir selfie çılgınlığı var. En çılgın selfieciler kalabalık gruplar halinde gezen, yüksek sesle konuştukları ve çoğunlukla kurallara uymadıkları için buralılarca fazla sevilmeyen Çinli turist gruplar. “Bir milyar Çinli uyanmadan biz müzeye girelim, Çinliler gelmeden acele edelim,” deyip duruyor Aleks. Bazı semtlerde çok eski, çok katlı ruhsuz apartmanlar çarpıyor gözümüze. Geçmişte komunal yaşam varmış bu evlerde, mesela 12 kişilik aile aynı evi paylaşmış. (Uuu sabahları tuvalet kuyruğunu düşünmek bile ürpertici. Kuyruk demişken, az önce McDonalds’ı görmüştük, 1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldığında açılmış ve ilk gün beş kilometrelik kuyruk olmuş. Bu bilgiyi de vermiş olayım.) İşte Lenin’in mozolesi ve Kızıl Meydan, orada Gum Mağazaları… Mağazada enfes dondurma yeme fırsatı…

Ve… artık metro zamanı. Duygu patlaması! Metro istasyonunda gözünüzün gördüğü her şey sanat harikası. Resimler, vitray boyamalar, kristal avizeler… Hepsi birbirinden göz alıcı. Her metro istasyonu eşsiz. Gözlerim ve kalbim fazla mesai yapmakta. Anlatmak için kelimeler yetersiz. Sanatın üstün gücüyle sersemlemiş bir anda bindiğimiz son metroda Aleks kulaklıklara bir Çökertme şarkısı göndermesin mi? Haydi hoppa! Haydi! Beyefendilerinden biri bir güzel oynuyor ki. Aman aman! Müzik ciddiyeti ham yaptı.Metro ahalisi nasıl da şaşkın. Hahaha! Şu çılgın Türkler işte.

Ve Novedici Mezarlığı…Nazım’ı ziyaret edeceğiz. Mezarlıkları severim. Başka bir dünya vardır oralarda. Mezar taşlarını okur, ölen kişileri hayal etmeye falan çalışırım. Tuhaf bir kişilik özelliği mi? Olabilir.

Nazım’ın mezarında gözlerimi yumdum ve şöyle bir şey hayal ettim:

Nazım ölmemiş. Mezar taşının bitişiğindeki ağacın altında duruyor, dimdik, gururlu, gürül gürül sesiyle, onun en sevdiğim şiirini okuyor.

Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,

Dünyanın en güzel sesinden,

En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey,

Fakat artık ümit yetmiyor bana,

Ben artık şarkı dinlemek değil,

Şarkı söylemek istiyorum.

Nazım şiirini bitirdiğinde… Yüzümde bir ıslaklık hissediyorum. Elimle yokluyorum. Gözyaşı. Bu gözyaşı öyle kıymetli ki, akıp gitsin istemiyorum. Ellerimle yüzümü kapatıyor, gözlerimi daha da sıkı yumuyorum.

Epey bir zaman sonra gözlerimi ve ellerimi yavaşça araladığımda gördüğüm şeyler az önceki duygusal anla uzaktan yakından ilgisi olmayan şeyler: Gruptakiler mezar taşına, (çirkin bir şeydi bence,)  doğru uzanıyor ve fotoğraf  çektiriyordu. İkinci poz, Nazım’ın mavi kirpikli yâri Vera’nın mezar taşına doğru eğilerek veriliyordu. Yağmur başlamadan mezarlık ziyareti bitirilsin, görülmesi istenen tüm diğer mezarlar ışık hızıyla gezildikten ve WC (WincentChurhcilldiyordu ona Aleks,)ihtiyacı giderildikten sonra,derhal bir müze ziyaretine geçilsin isteniyordu.

E ben Nazım’ın evini de görmek isterdim. E uuuzakmış. Metroya binsem. E alfabeyi okuyamam. Tuh! Sıkıntıyla ayrılıyorum mezarlıktan. O müzeyi görmek istemiyorum ki ben.

MOSKOVA… SON GÜN…

Aleks diyor ki, “Hadi bakalım bilin, bu meydanın adı neden Kızıl Meydan? Tahminleri alayım hemen.”

Aldığı tahminlerin tümünü avucuna dolduruyor ve püff…hepsi havaya! Hiçbiri değilmiş.

“E iş başa düştü. Şimdi… ben size anlatıyorum neden Kızıl Meydan,” diyor.

“12. Yüzyılda bu meydanda pazar kuruluyormuş. Pazarda fazla satış olmayınca satıcılar tezgahlarını rengarenk boyamışlar. Satışlar artmış, üstelik meydan güzelleşmiş. Bu yüzden bu meydanın adını Slavcada güzel anlamına gelen ‘kızıl’ koymuşlar. Binaların tepesindeki yıldız gücü temsil ediyor. Binalar soğan şeklinde mi, dedi biri, yoo, yanan bir mumun alevi o.”

Kızıl Meydan’da biraz dolaşıyor, Kremlin Sarayı’na gidiyoruz . Bol bol fotoğraf. Hayır. Var olmayı değil de göstermeyi önemseyen biri olmak istemiyorum. Peri masalı kadar güzel bulduğum bu şehri çıplak gözümle görmek, büyüleyici sanat eserlerini beynimdeki harddiske kaydetmek istiyorum. Moskova’yı St Petersburg’la kıyaslamayı falan da düşünmeyeceğim çünkü dünyadaki hiçbir şehir diğerine benzemez.

GEMİ…

Akşam yemeği harika. Masa arkadaşlarımız da. Gezi sonuna kadar aynı masada aynı kişilerle birlikte oturacağız. Bir gece öncesinden ertesi günkü menümüzü seçeceğiz. Enfes sohbetler eşliğinde enfes yemekler yiyeceğiz. Özellikle marine edilmiş yumuşacık etlere bayılacağız. (Bu arada kamarada fırsatlar yaratarak okumalarımı sürdüreceğim. Böylesi bir atmosferde Şikago Mezbahaları kitabını okuyor olmak nasıl bir kaderdir? Bu kitabı okuyanlar bana söyler mi?)Gezi sonunda masa arkadaşlarımızla  adresler, telefonlar alınıp verilecek. Ankara’ya gelirseniz.. Sizin de İzmir’e yolunuz düşerse…Denizli’ye geldiğinizde… gibi… gibi…

UGLİC…

Moskova’dan hareket edip sabaha kadar yol aldıktan sonra, sabah kamaralara gönderilen üüüürüüü sesiyle uyandırıldıktan, beyaz peynirsiz (ki yokluğu acıdır,)mütevazı sabah kahvaltımızı ettikten, öğle yemeğimizi de yedikten sonra,daha çok sulu boya resimlerde gördüğümüz minnacık bir tahta iskeleye yanaşarak Ugliç’e varıyoruz. Küçük bir köy. Hediyelik eşya cenneti. Ucuz. Çok hem de. Başka-yerde-buluruz-deme-yaa-al çarşısı davetkar. Isırgan otu çorabı mı? Yok artık! ‘Al, başka yerde bulamazsın, sıcak tutuyormuş, grip falan olduğunda işe yarıyormuş,’ öğüdünü de dinlemedim. (Gezinin sonuna dek başka hiçbir yerde bu çoraplardan bulamadım. Pişmanım.)

GEMİ…

Yüksek sesli, tatlı bir müzik ve hareket. (Her ayrılışta güverteye koşacak, ayrıldığımız yerle vedalaşacağız.) Güverteden hüzünlü Volga’yı ve rengarenk boyalı, kırmızı üçgen çatılı o güzelim nehir kıyısı evlerini izliyoruz.Hayal kuruyorum. Şu tek katlı cart sarı ev benim olsa, herkesten ve her şeyden, hatta kendimden bile kaçmak istediğimde gelip sığınsam. Neden olmasın? Devasa sivrisineklerle, (sivri-inek desek de olur) başedebilir miyim? (Karadeniz’de de olabilir böylesi bir ev ama oraların siyasi iklimi bana uymuyor.)

Her neyse, ne diyordum, nehir, diyordum. Kışın donan nehir, havaların ısınmasıyla çözüldüğü için, dipte ne kadar ölü nehir cismi varsa yüzeye çıkıyormuş. O yüzden nehir boz bulanık.Evet su kirli gözüküyor ama her şeye rağmen etkileyici. Gemi Ugliç’ten tamamen uzaklaştıktan sonra Nehri izleyerek güvertede yürümeye başlıyorum. Yardımcı rehber Pavel’e rastlıyorum ön güvertede. Sararıp solmuş. “Boğazım kötü,” diyor. Aleks’in onun için hazırladığı dev gibi bir bardak zencefilli limonu içiyor. (Benim boğazım da biraz ağrıyor ama yoo, buralarda hastalanamam.)

YAROSLAVL…

Dünya Kültür Mirası listesindeki bu şehrin sembolü ayı. Şehir meydanı geniş, güzel. Avrupa seyahatlerimde daima kıskandığım yerlerdir şehir meydanları. Bizde neden yok, diye hayıflanırım hep. Meydandaki vitrinlerde bin çeşit kürk. (İzmir 40 derece!) Rus parası rublenin üstünde buranın resmi var. (Çok sevdim. Keşke bizim paramızın üstünde de şehirlerimizin ya da önemli saydığımız kimselerin resmi olsa. Sanatçı olabilir, bilim insanı olabilir.) Teniste nam salmışlar. Dünyanın değişik yerlerinden insanlar buradaki hocalardan ders almak üzere geliyormuş. Bir çeşit tenis turizmi. Trans Sibirya treni buradan geçiyormuş. (Heyecan heyecan.)Transfigürasyon Manastırını gezdikten sonra Peygamber İlyas Kilisesi’ne gidiyoruz. Siyah takım elbiseli gençler iki şarkılık tatlı bir konser veriyorlar. Kilise ziyaretleri hoş ama beri yandan bir süre sonra tüm kiliseler birbirine benzemeye başlıyor. Fark yaratanlar akılda kalıyor. Kilise bahçesindeki evinden çağrılan çancının verdiği konser mesela.12 çanı aynı anda çalarak öyle enfes bir çan konseri veriyor ki, o klişe lafı etmeden olmaz.

Ne olacaksan iyisini ol.

GEMİ…

Geziye başladığımız günden beri son derece dakik olan gemimiz 15 dakika gecikmeli kalkıyor. Neden?

Şundan: Gemi misafirlerinden bir  Fransız hanımefendi alışveriş çılgınlığına kapılıp gemiye zamanında gelemiyor. Gemi fazladan on beş dakika bekliyor ve yola koyuluyor. Kadıncağız geminin uğrayabileceği en yakın limana kadar taksi tutuyor, gemi onu oradan alıyor ama… bir dünya da para alıyor. Şöyle bir resim geliyor gözümün önüne, minik bir zaaf yüzünden bir tur parası kadar harcama yaptığı için o zavallı kadın üzüntüden hasta olmuş, kamarada yatıyor. Ayy niye hemen hikaye yazıyorum ki ben! Mesleki deformasyon işte. Asıl hasta olan benim. İzmir’in mis havasında bile hiçbir grip salgınını kaçırmayan bünyem, buranın her beş dakikada bir değişip duran hava şartlarına dayanamadı işte. Boğazım fena ağrıyor, üşüme, titreme de promosyonu. Yanımda getirdiğim ilaçları içiyor, kendimi ittire kaktıra akşam yemeğine götürüyorum. Gezi burnumdan gelmese diye dualar ederek. Aleks beni görüyor, Pavel için hazırladığı zencefilli karışımı hazırlıyor bana da. İçiyor, uyuyorum. Sabaha sağlam uyanmaca.

Sabah sağlam uyanıyorum. Vav!Aleks’e ‘yaldızlı aferin.’

GORİTSİ…

Gemiden iner inmez, Aziz Kiril Manastırı’na gitmek üzere otobüse biniyoruz. Güneş güzel yüzünü gösteriyor. Çalınma tehlikesine karşın çantalarımızı otobüste bırakmadığımız için Aleks bize ‘çantacı’ adını taktı. Aldırmıyoruz .Çantalarımızı yüklenip manastıra gidiyoruz. Manastır evet etkileyici ama manastırın büyük demir kapısı açılıverdiğinde… ansızın önümüze seriliveren o göl… Gerçeküstü bir şey. Şair olsam duygumu anlatabilirdim ama şair değilim. Hayattan büyülenmek büyüleyici bir şey, gibi bir cümle kursam… az buçuk şiirsel olur mu dersiniz?

Gölde yıkanırsan yirmi-otuz yaş gençleşiyormuşsun ki. Bırr. Nerede deminki güneş? Su buz. Hiç değilse yüzümüzü mü yıkasak? Aa genç hanım, siz de kimsiniz? Bizim tur arkadaşlarımız nereye kayboldu?

GEMİ…

Gemide sayısız etkinlik. Rusça dersi mi? Hiç işim olmaz. Sonunda diploma mı? Meraklısı alsın. Bunca animasyon yeter de artar bana. Kamara. Seviyorum artık ben bu minik odayı. Kitabım ve ben. Ben ve kitabım. ŞikagoMezbahaları’na devam. 400 sayfa olmak zorunda mıydı? Harika bir kitap ama gemi restoranında löpür löpür et yiyip, kamarada kitaptaki trajediyi okumak… Haliyle vicdan yapıyor insan. Okumaktan sıkıldığımda güverte yürüyüşlerimi sürdürüyorum. Gemi insanlarıyla karşılaşıp durmak cepte. A Fransız grubun rehberi. Sigara içiyor. Akordiyoncu. Bize Rusça şarkılar öğreten şeker kız Kendi ile birlikte sohbette. Aa 15 dakikalık sabah jimnastiğimizi yaptıran uzun boylu güzel kız, o da rehbermiş, şaşırmıştım görünce, herkes her işi yapıyor bu gemide. Gece etkinliklerinde sunucu kızları başka işlerde de görmüştüm. Yürüyüşe devam. Hediyelik eşya satıcısı sarışın hanım kaç tur kaldı diye soruyor, sekiz mi, uu, çok diyor. Bizim gruptan bir genç hanım bana katılıyor, küt diye kolunu direğe vurunca paydos ediyor, doğru gemi doktoruna. Doktor dört adet ağrı kesici karşılığında üç bin ruble istemesin mi? Neyse ki yürüyüş arkadaşım ülkeye dönünce sigortadan alabilirmiş parasını.

KİJİ…

“Sevgili misafirler Kiji Ada’sına hoş geldiniz. Adım Aleksi. Yerel rehberinizim. Adayı size ben anlatacağım. Dünya Kültür Mirası Listesinde olan Kiji, Onega Gölü üzerinde, Finlandiya sınırında bir açık hava müzesidir. Şimdi hiç çivi kullanılmadan yapılmış 22 Kubbeli ahşap Tecelli Kilisesi’nin önündeyiz. Peri masalı gibi büyüleyici, öyle değil mi?Ha bu arada adada sigara içilmiyor, yasak. Az sonra Rus köy evlerini ziyaret edeceğiz. Köyde yaklaşık 60 kişi yaşıyor. Kışın göl donduğu için adaya ulaşım helikopter ile yapılıyor. Köyün içinde ulaşım,atların çektiği kızaklarla sağlanıyor. Yazın göl otobüsleri çalışıyor. İşte karşıdan bir tane geçiyor. Sizin şansınıza.”

Gemiden iner inmez karşılaştık Aleksi ile. Aleks onunla Rusça konuşurken benim hınzır gözlerim genç adamı süzdü süzdü ve beynime şöylesi sinyaller gönderdi:Siyah boğazlı kazak giymiş, siyah yün bereli bu ip kadar ince adamın eline maymuncuk falan tutuştursanız hırsızlık yapabilir. Onlar önde, biz yavru kedi misali peşlerinde, köyün ortasına doğru ilerlerken… bir anda Aleks bize döndü ve “Sevgili misafirler, gördünüz, Aleks’i Türkçe bilmiyor ama şöyle bir deney yapacağız. Kafamı onun kafasına tuk diye vuracağım. Benim kafadaki Türkçe onunkine gidecek.”

Tuk diye tokuştular gerçekten ve Aleks’i birdenbire sular seller gibi Türkçe konuşmaya başladı. Az önceki paragrafta yazılanları anlatmaya başladı. Aleks’e bu tatlı espri için bir aferin vermeliydim ama asıl aferin Aleksi’ye olmalıydı çünkü Türkçe gibi zor bir dili kitaplardan, kendi kendine öğrenmişti. Zaten beresini de çıkardığı için potansiyel hırsız kimliğini yitirmiş, gözümde bambaşka birine dönüşmüştü artık.

GEMİ…

Korsan Gecesi var gemide. Garsonlar ve tüm çalışanlar, hatta bazı misafirler korsanlar gibi giyinmişler. En masum korsan bizim masaya hizmet veren bebek yüzlü Maksim. Korsan olmak bile yakışmış ona. Bir önceki gece de Rus gecesi etkinliği vardı. Gemide yedi ayrı ülkeden 300 kişi var. Onca insanla gemide hizmet aksamıyor, her şey tıkır tıkır işliyor. (Fiyatlar makul.)Yemek sonrası güverteye çıkıyor, martılara ekmek veriyoruz. Kışın yeterli beslenemedikleri için çok cılızlar. (İlginç bir şekilde kargalar kocaman.)

MANDROGİ…

Tanrım! Nasıl da güzel bir köy! Yine çocuk resimlerindeki gibi minik bir iskeleye yanaşıyoruz. Gemiden iner inmez yemyeşil bir orman karşılıyor bizi. Ormanın her noktasından renkli ahşap evler yerdeki mantarlar gibi pıt pıt ortaya çıkıveriyor. Ne kadar da masalsı. Kırmızı başlıklı kızı kolunda sepetiyle hoppidihoppidi yürürken görsek şaşmayacağız. O derece yani. Sahi Kırmızı Başlıklı Kız’ı görsek ne güzel olurdu, onu yolundan çevirir, o aptal masaldan çık hadi, öyle kurt falan olan büyükanneyle ne işin var senin, gel bizimle, bak bu güzel evlerde hediyelik eşyalar satılıyormuş, belki sen de annene bir şey satın almak istersin, derdik… Kabul eder miydi? Ya da ille de masalda mı kalmak isterdi? Masal bu şekilde evrim geçirir miydi, bunu bilemezdik ama bildiğimiz şey şuydu ki, gerçek hayat tüm hızıyla sürüyordu. Ve bu ülkenin tek gerçeği yağmurdu. Bir anda başımıza kovalar dolusu yağan o yaramaz şey. Koşarak masal gibi evlerden birine sığınıyoruz. A kafeymiş. Ohh miss koku. Poğaça! Dünyanın en pahalı, ve en ünlü ve de en leziz poğaçasını yiyor, hediyelik eşya evlerine koşuyoruz.

GEMİ…

Geminin nehirdeki son gecesi olduğu için kaptanın gala yemeği var. En güzel giysilerimizi giyiyor, en güzel yemekleri yiyoruz. Gemi çalışanlarının konuşmalarıyla renklenen tören, gemiye bindiğimiz ilk akşamki kadar ilginç. Rusça öğrenenler Aleks’in elinden mezuniyet belgelerini alıyorlar. Bu tören de epey eğlenceli. Kurs böceği arkadaşlarımız Rusça kursunu başarıyla tamamlamışlar, Rusçayı öğrenmişler de Rusya’daki herhangi bir üniversitede ders verebilirlermiş… ha ha… hadi bir ha ha daha.

ST PETERSBURG…

Horoz sesli anons mu pırıl pırıl parlayan güneş mi uyandırdı bizi bilmiyorum ama uyanır uyanmaz şehri gördük. İşte St Petersburg. Kahvaltı sonrası panoramik şehir turu. Trafik burada da sıkışık. Aleks“yirmi dakika sonra merkeze geliriz,” diyor. Gezi boyunca edindiğim deneyimlere göre içimden diyorum ki, bir saat yirmi dakikamız daha var. Şehir turunda Ulya yada Hulya yada Ulia, tam öğrenemedim, Hulya diyelim en iyisi, eşlik ediyor bize. Türkoloji mezunuymuş Hulya. Seksenlerde öğrenciymiş. O günlerde üniversitede yeterli eğitim yokmuş. Derslere Azeri hocalar falan girermiş. Türkçe ders kitabı bile bulunmazmış. Ama Hulya öğrenmiş işte. Epey etkin konuşuyor rehberimiz. İşini seviyor. Bilgili, donanımlı samimi, güleryüzlü ve… güzel giyiniyor… ‘Aferin’i bastım valla.

“Deli Petro şehri bu bataklığa yani yanlış yere yapmış, bu yüzden sık sık su baskınları yaşıyoruz şehirde, Deli Petro işte, adı üstünde deli, ama öte yandan dahi,” diyor. Biz tarih kitaplarından biliyoruz Deli Petro’yu. Ama daha çok Katarina’yı tanıyoruz. Bizim Baltacı ile flörtünden dolayı. Biz gülümseyince Hulya gülüyor. Hayat işte böyle bir şey, diyoruz. Ya da tarih mi demeli.

NevskiProspekt Caddesi, Kanlı Kilise, Puşkin’in düelloda ölmeden önce kahve içtiği kafe, rengarenk köprüler… tarih tarih tarih kokan mimarlık harikası binalar…Hulya şehri ve şehirdeki sosyal yaşamı anlatmayı sürdürüyor. “Evet güzel sanatlar ve kültür başkentidir St Petersburg. Şehirde yüz tane sanat galerisi var. Şu günlerde beyaz geceleri yaşıyoruz. Yaklaşık iki buçuk saat karanlık oluyor geceleyin. Ama kışın sabah saat ondan önce hava aydınlanmıyor. Rehberler turları o saatten önce çıkaramaz. Akşam dörtte de karanlık basar yeniden. Eksi yirmi beş derece soğuğu da eklerseniz kışın dışarıda en fazla yirmi dakika kalabiliyoruz. Yalnızca 60 gün güneş yüzü görürüz. Bugünlerde sokaklarımızın gece yarısı bile insanla dolu olmasına şaşmamak gerek. Çocuklar için bu durum daha zorlu. Çocuk deyince… ilk akla gelen eğitim tabii. Devlet okullarının eğitimi yeterli. Özel okul yok denecek kadar az. Çocuklarımız evimizin en yakınındaki okula gider. (En çok bunu seviyorum ben çünkü çocukların servislerde geçirdiği uzun saatlere hep acımışımdır.) Devlet dairelerinde maaşlar düşük, (3500 dolar civarı) ama yaşam standardı yüksek, (en düşük kira 1000 dolar civarı) olduğu için rüşvet var. (Bir şey mi dediniz?) Hırsızlık çok, çantalara dikkat.Beni sabırla dinlediniz. Kulağınıza sağlık. (Ne güzel bir deyiş.)Aa yağmur başladı yine, sizin deyiminizle hava dansöz gibi bizim memlekette. Şimdi kanal turuna katılacak olan misafirlerimizle otobüsten iniyoruz.”

İnelim de nasıl inelim? Yağmur, değil de dolu yağıyor. Ve ben şaşkın kadın yanıma şemsiye almadım. Bunu yüzüncü kez yapıyorum. Güneş varsa yağmur da var, meteorolojinin hava tahminlerinin hepsi çöp, bunu hala öğrenemedim. Kanal turundan sonra ıslak bir tavuk kadar ıslak girdim Hermitaj Müzesi’ne… Neyse ki gezi bitiyor, hastalanırsam ülkeme kadar dayanırım, deyip kendimi rahatlattım.

Hermitaj. Gerektiği biçimde gezerseniz üç ayda falan bitirirmişsiniz. Bir sanat harikası.

GECE…

Işıklar altında St Petersburg. Gerçekten büyüleyici. Gördüğüm en güzel şehirlerden. (Yine de Moskova’yı daha çok beğendim ben.) Gece saat 1’de köprünün açılışını izliyoruz. Çok etkileyici. Hulya’nın deyimiyle gözümüz seviniyor.

ERTESİ GÜN…

Puşkin- Katerina Sarayı gezisi… Puşkin’in bir dönem okuduğu lise bu köyde. Mütevazı bir okul. Ama saray! Tanrım ne şaşaa! Görmek gerekli mi? Bilemedim. Dünyanın pek çok yerinde tarih boyunca milyonlarca insan açken… 250 çeşit kehribarla süslü kehribar odasını mesela çok da estetik bu-la-ma-dım. Sanat sanat içindir tezi bana uymuyor. Sanat halk için olmalı. Moskova metrosunu çok fazla beğenmem tam da bu yüzden. Benim kişisel sayıklamalarım işte. Bir başkası bu ihtişam karşısında kendinden geçebilir. Siz bana bakmayın.

GEMİ…

Gemide son gecemiz. Şikago Mezbahaları bitiyor. Bitiriyor da. Kitap, dayak atmayı bilse de iki tane yapıştırsaydı, inanın bu kadar sersemlemezdim. Ama iyi ki okudum dediğim kitaplar listesinde ilk sıralarda aldı yerini. Bazı kitaplar ille de okunmalı.

Bu arada pasaportlarımıza kavuşuyoruz. Sabah valizlerimizi kamaramızın önüne bırakıyor, artık çoktan alıştığımız, hatta epey sevdiğimiz odamızla vedalaşıyor, saray gezisi için yollara düşüyoruz.

Sevgili Gemi virgül elveda.

MUHTEŞEM PETERHOFF PARK VE SARAYI…

Yine bol güneşli bir sabah. Bu demek ki, az sonra yağmur başlayacak. Az sonra yağmur başlıyor veee sürpriiiz. Şemsiyem var. Gezinin sonunda öğrenebildim nihayet. Saray değil ama bahçesi çok güzel ve bakımlı… da… bir derdim var yine….Bu tip yerlerde ağaçları şekillendiriyorlar ya işte ben bu işe kızıyorum. Tamam estetik oluyor ama ağaç özgürce dal budak salmayı istemez mi? Ağaç sanat eseridir, der Orkestra Şefi kitabının yazarı. Hikaye şöyle: İkinci Dünya Savaşı’nda Leningrad kuşatma altındadır. Halk açtır, çoğu insan donarak ölmüştür ama şehirde tek bir ağaç kesilip yakılmaz. Ağaç sanat eseridir çünkü.(Yılbaşı için çam ağaçlarını kesenlere selam ola.) Her şeye rağmen saray bahçesinde uzun saatler geçiriyorum ve o mis gibi ağaç kokusunu doyasıya içime çekiyorum. (Pusuda bekleyen yağmur biraz izin verdi.) Beri yandan keşke, diyorum,bunca saray gezisi yapacağımıza edebiyat tarihi bunca zengin bir ülkedeki gezide biraz edebiyat solusaydık. Dostoyevski’nin müze evini görebilseydik mesela. Metrolara binmek kril alfabesi nedeniyle oldukça zor olduğundan kendi olanaklarınızla da gidemiyorsunuz oralara. Off ki off!

İçimdeki ‘off’lara dalıp gitmişken rehberimizin sesiyle kendime geliyorum. “Vakit tamam! Gidiyoruz. Haydi otobusa.”

Havalimanı yolundaki otobüste Aleks bizimle tanıştığına sevindiğini söyleyip teşekkür ettikten sonra bir kısa konuşma yapıyor. “Her seyahat bir hayattır.Yaşamın iki amacı var, yaşamak ve iyi yaşamak. İyi yaşamak için görmek gerek, hayatı ertelememek lazım,” diyor, ardından şarkısını patlatıyor, başkası olma kendin ol. E bu güzel sözler ve neşeli şarkı için ona son bir aferin veriyorum. Gerçi gezi boyunca, ilk telefon konuşmasındaki ‘aferin’lerden bir daha vermedi bana ama ben ona bakmam. ‘Aferin’lerimi hiç esirgemedim. Notu bol bir hocaydım.

Havalimanında otobüsten iniyorum.

Rusya elveda…

©2020 ProntoTour www.prontotour.com

Kimlik bilgilerinizle giriş yapın

veya    

Bilgilerinizi mi unuttunuz?

Create Account