Tarihe Işık Tutan Şehir Madrid

Tarihe Işık Tutan Şehir Madrid

Hani hep sorarlar, İspanya’ya gideceksen hangisini tercih edersin; Madrid mi Barcelona mı diye. Pronto Tur için yaptığım kent rehberi keşif gezisinde bu sorunun ne kadar yanlış bir değerlendirme olduğunu, dahası her iki şehire de haksızlık olduğunu fark ettim desem yeridir. Benzer yanları olabilir, İspanyol ateşinin etkileri hissedilebilir, hatta bir kıyı kenti olan Barcelona’nın daha çok taraftarı olabilir ama ama kıyaslama kesinlikle haksızlık olur. Neden mi?

Öyle bir şehir ki neredeyse hiç uyumuyor, günün ilk ışıkları büyük yeşil alanlarına, heybetli taş binalarına, belki de Avrupa’nın en geniş meydanlarıyla dolu sokaklarına vuruyor. Gecenin ışıltısı da irili ufaklı gece kulüplerinde, dar sokakların içinde keşfedeceğiniz tapas barlarında, gece kulüplerinde devam ediyor. İnsanları geniş ruhlu, güler yüzlü ve devamlı şakalaşan bir tonla konuşuyor. Elbette Akdeniz kanı kendini hemen hissettiriyor, ateşli konuşmalar, yüksek perdeden seslenmeler her yerde. İtalyanlar gibi flörtöz değiller ama neşeli bir konuk severlikleri olduğu kesin. Bu ülkeye 4 defa geldiğim için artık biliyorum, ben bir İspanya sevdalısıyım!

Tıpkı burnu koku alan tazılar gibi, günde ortalama 17-18 km yol yürüyorum ve öneriler listemde yer alan tüm mekanları gezmeye niyetleniyorum. Madrid’lilerin en az üç kuşaktır bu şehirde yaşayan insanlarına Madrileno deniyor. Gerçek bir Madrileno gibi davranmak en büyük hayalim ama en sevdiğim gezi aktivitesini yapmaktan da kendimi alamıyor, yeni bir şehire ilk kez gittiğimde hep yaptığım gibi, seni tüm tarihi mekanlara tek tek götüren Hop On Hop Off kırmızı otobüslerine biniyorum. Yaklaşık 2 saat sürüyor, kulaklığımda İngilizce’yi seçiyor ve şehrin mekanlarını elimdeki gezi haritasına işaretleyerek tarihiyle beraber dinliyorum. Tur bitince en büyük ve bilinen caddesi Gran Via’da inip kendimi harika bir tapas bara atıyorum. Patatesler ve özel soslarıyla meşhur Las Bravas’da sohbet ettiğim genç garson Bruno , turist olduğumu anlayınca sorularıma içtenlikle cevap veriyor. Gerçek bir Madrileno’nun sabah saatinde günde kahve ve hamur işiyle başladığını, öğlen siestasını asla atlamadığını ve gün içerisinde atıştırma kültürünü gerçek bir Mercado’da ( İspanyol usülü marketlerde) sürdürdüğünü anlatıyor. Mercado de San Miguel bu sayede defalarca gittiğim bir uğrak noktası haline geliyor. Hem meyve sebze , hem deniz mahsülleri, hem içki hem de enfes tapas lezzetleri için biçilmiş kaftan. Zaten hem yerli halk hem de tursitler tarafından dolup taşıyor. Madrid’de paella yemek neredeyse gereksiz gibi geliyor, bu yemek Valencia’ya özgü çünkü. Onun yerine Kastilya mutfağının spesiyallerini keşfetmek gerek. Guinness Rekorlar kitabına giren El Botin, deniz mahsülleriyle ünlü La Barraca, en meşhur tatlıların ve pastane kültürünün merkezi Mallorquino, çikolata sosuna batırılarak yenen hamur çubukları çikolatalı Churros ve San Gines karşıma çıkıyor. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, İspanya denince herkesin aklına Sangria gelir ama bu şehirde gerçek bir ev yapımı Vermut şarabı içmeli. Benim bu şehirde midem gerçek anlamda bayram ediyor!

patatas_bravas

4 günlük Madrid maceramda merkezi bir konumda ki NH oteller zincirine ait bir otelde kalıyorum, tüm gün 17-18 km yol yürüdükten sonra üşenmezsen bu otele yürüyerek de varmak mümkün. Pronto Tur’un benim için seçtiği bu otele teşekkür ediyorum içimden. Hemen yakınındaki metro durağını da sık sık kullanarak tam bir Madrid metro uzmanı olup çıkıyorum. Paris metrosu gibi karışık ve komplike olduğunu söylemişlerdi ama ben hiç zorlanmıyorum. Harita okumayı zaten oldum olası sevmişimdir. Tüm hatlar renkler ve aktarma noktalarıyla metro haritasında detaylıca anlatılmış. Birkaç gün kaldığım bu şehirde kombine bilet alarak ve 12,20 Eur ödeyerek hem otobüs hem metroyu bolca kullanabiliyorum.

Ara sokaklarda keşfettiğim alışveriş mekanlarında gözüme çarpan dükkanları not ediyorum, Cava Baja, Salamanca ve Chueca bölgesine bakmalı. Buralarda irili ufaklı butikler var. İspanyol dantelleri, konserve ürünler, çelikten yapılma hediyelik eşyalar, espadrillerden sevdiklerime hediyeler seçiyorum. Zara ve Mango da adeta birer köşe butiği gibi, her mahallede karşınıza çıkıyor. Normalde biz Türkler pek sıcak bakmayız ama bu şehirde ikinci el pazarları da oldukça rağbet görüyor.

madrid-de-ulasim

Şehirde tembel bir yürüyüş rotası çiziyorum kendime, 2 saatte hem yorulmadan hem de keyifle nereyi gezsem diye düşünüyorum. Önce Avrupa’nın en büyük saraylarından biri olan Palacio Real’de Katolik kralların ve Hristiyanlığın izlerini geziyorum, ihtişamıyla beni büyülüyor. Yürümeye başlayarak Plaza Mayor’a , oradan da Güneş’in Kapısı anlamına gelen büyük meydan, Puerto del Sol’e varıyorum. Şehir içinde tüm uzaklıkların ölçüldüğü Sıfır Kilometre taşında fotoğraf için sıraya giren ve gün boyu bitmek bilmeyen turist kafilelerine gülümsüyorum. Ben bir ara fırsat bulur , hatta hemen yanındaki güvenlik görevlilerinden rica eder, tek başıma fotoğraf çektiririm diye, aynen de böyle oluyor. Gülümseyen Akdeniz kızlarına benzettiler beni, biri hiç kırmadan fotoğrafımı çekiyor. Çat pat İspanyolcam ile teşekkür ediyorum.

plaza-mayor

Rotam beni Plaza de Cibeles’e getiriyor. Real Madrid taraftarlarının her şampiyonluk ya da önemli derbi sonunda zaferlerini kutladıkları ve yıl boyu Real Madrid bayrağının asıldığı Cibeles heykeli de burada. Atletico Madrid taraftarları da tam ters istikametteki Neptune heykelini mesken edinmiş. İspanyollar bu futbol işini çok ciddiye alıyorlar. Real Madrid’in ünlü stadı 80 bin kişi kapasiteli Santiago Bernabeu’yu gezmeden dönme diyorum kendime. Yorulunca Madrid’in en büyük kültürel ve yeşil parkı olan 135 hektarlık El Retiro’ya geçiyorum. Nisan ayında gitmenin verdiği bir mevsim avantajı var. Her ağaç yeni çiçek açmaya başlamış, yeşilin pembeye, beyaza ve mora karıştığı bir görsel şölen bekliyormuş meğer beni. Parkın ortasındaki yapay gölde mini kayıklar gözüme çarpıyor, yanımda bir arkadaş olsaydı beraber kürek çekmek de keyifli olurmuş hani. Otele dönüşte kendimi dinlenmek ve notlarımı toparlamak üzere odaya atıyorum.

Ertesi gün ilk planım Prado, Thyssen- Bornemisza ve Reina Sofia müzelerini gezmek. Bu üçlüden ilk olarak Prado’ya giriyorum. Zaten eğer vaktiniz darsa ve illa birini seçmeniz gerekiyorsa burası doğru adres derim. Kapının önündeki kuyruk ilk başta gözümü korkutuyor ama sonra en uzun sıranın ortalama 20-25 dakikada bittiğini anlıyorum. Biletini alan içeri giriyor, içeride sanatseverler için bir cennet var! 2 katlı binanın giriş katında tablolar, alt katta ise heykeller yer alıyor. El Greco , Velasquez, Goya ve diğer ünlü sanatçıların eserlerini bir gören bir daha dönüp bakıyor. İtiraf ediyorum ben bir şey yaptım. İçeride ünlü Velasquez ‘in tablosu önünde fotoğraf çekmenin yasak olduğunu unuttum ve gayet sakin bir şekilde koca Nikon makinemi odaklayarak o güzelim tabloyu çektim, üstelik bir turist kafilesine tercümanlık yapan müze görevlisi yanı başımda anlatıyorken. Kocaman açılmış gözlerimle, “aa fark etmedim, üzgünüm ” derken gerçekten samimiydim. Müze görevlisi gözlerini dikmiş bakıyor ve kesinlikle bir daha olmasın diyor. Olmuyor zaten ama şimdi fotoğraf arşivimin en kıymetli anılarından birine sahip olduğum için mutluyum, ne yapayım.

prado-müzesi

Akşam saat 8-9 gibi günü sonlandıran Madrid halkı kendi favorileri olan mekanlara atıyor. Evde pek yemek pişirmeyen, dahası deniz mahsülleriyle tapas ve Kastilya mutfağı ürünlerini genelde dışarıda yemeyi tercih eden bir millet olduklarını öğrenmek ilginç geliyor bana. Genç nesil hele hiç mutfak düşkünü değilmiş, öyle anlatılıyor. Yaz aylarında favori mekanların hepsinin terrazaları var, buradan gün batımını seyretmek, aydınlık meydanlara bakmak büyük keyif. Saatler gece yarısını bulduğunda esas gece hayatı başlıyor. Pek çok gece kulübünü gezdim ama öneri isteyenlere Atocha caddesi üstündeki Kapital ve Velasquez caddesindeki Gabana 1800 kulüplerini öneriyorum. Ortamları renkli, yaş ortalaması 25-30 yaşların arasında. Gabana’nın Real Madrid’li ünlü futbolcu Ronaldo’nun favori mekanı olduğunu öğrenmem de kısa sürüyor. Aslında çok büyük olmayan, ama DJ repertuarını beğendiğim bir mekan burası. Yine de düşünmeden edemedim, İstanbul’un yazlık mekanları ile kıyaslasak küçücük kalıyor gözümde.

madrid-kapital-gece-kulubu

Günler Madrid’de hızlıca geçiyor ama ben UNESCO Dünya Mirası Koruma Listesi’ne giren Toledo şehrini de gezmeye kararlıyım. Gidip görünce de mutlaka tavsiye edilecekler listeme ekleniyor. Madrid’den yaklaşık 60 km. mesafede olan bu eski Ortaçağ şehiri tam bir kart postal gibi. Büyük Gotik katedrali, Walt Disney filmlerine ilham veren Alkazar şatosu, Santo Dome ve Orgaz Kontu’nun cenaze töreni eserlerini görünce hem gezmek hem fotoğraf çekmek için harika bir gün yaşıyorum. Her gezginin kendini bulduğu bir aktivite vardır, benimki tarihin içine girerek, yaşayarak gezmek ve fotoğraf çekmek. İnsan böyle şehirlerin neden Koruma Listelerine girdiğini yerinde görüp, anlıyor. Toledo’dan sonra Segovia şehirine de gitmek istiyorum ama vakit yetmiyor.

toledo-madrid1

Madrid’de geçirdiğim 4 günün sonunda bu şehirin diğer kentlerle kıyaslanamayacak kadar zengin, hem gündüz hem gecenin cömertçe yaşandığı bir Avrupa başkenti olduğunu anlıyorum. Bana göre gezilip görülmediyse kayıp sayılacak şekilde seyahat kolik arşivlerime ekleniyor.

©2020 ProntoTour www.prontotour.com

Kimlik bilgilerinizle giriş yapın

veya    

Bilgilerinizi mi unuttunuz?

Create Account