Yunanistan’ın Saklı Cenneti; Kavala

Yunanistan’ın Saklı Cenneti; Kavala

Eğer Yunanistan’a kara yoluyla gitmek ve arabayla keşfetmek istiyorsanız bazı şehirlerini görmeden geçmemeli. Atina’ya uzanmadan önce  Kavala , Selanik, Dedeağaç, Halkidiki ‘yi görmeli mesela. Kavala’ya gidişim de aslında Pronto Tur ile yaptığım keşif gezilerinden birine,  otobüs ile 3 gün, 5 gecelik Halkidiki turuna rastlıyor.

İnsanlar otobüs yolculuklarını daha ekonomik ve ulaşılabilir olduğu için tercih eder, rahat edip etmeyeceklerini de bir o kadar merak eder. İstanbul kalkışlı bu gezide gece yarısına doğru biniyor, Tekirdağ’dan geçip, sabah olduğunda komşu ülkenin topraklarında uyanıyorsun. Yanına bir kafa yastığı alırsan daha kolay geçiyor. İstanbul- İpsala sınır kapısı yaklaşık 250 km mesafede. Otobüsünüzde görevli rehber genelde herkesin pasaportunu toplayıp sırasıyla önce Türk gümrüğüne, sonra da Yunan gümrüğüne teslim ediyor. Bazen herkesin otobüsten inmesini istiyor, bazen de pasaport gösterimini yeterli buluyor ve geçmenize izin veriyorlar. Her iki tarafta da ortalama 30-35 dakika sürüyor bu kontroller. Bizim komşuyla aramızda hem insan emeği betondan, tel örgülerden, köprülerden oluşan bir sınırımız, hem de doğal hatları belirleyen güzel bir nehirimiz var. Meriç nehri iki ülke arasındaki geçiş hakkını doğanın işaret ettiği gibi belirliyor. Üstünde eski ve kısa bir köprü var, sabahın ilk ışıkları kırmızı beyaz ve mavi beyaz bayrakları selamlarken, köprünün üstünden geçip kendi topraklarımızı arkada bırakıyoruz.

Kavala ‘ya varışımız 260 km. Sürüyor. Yol boyunca Yunanistan’ın daha çok kırsal bölümlerini seyrediyorum. Uzun şeritler halinde sürülmüş tarlalarda tütün, meyve ve sebze ekiliyor, zeytin ağaçları yol boyunca sıralanıyor. Genelde yol tabelaları Yunanca ve az da olsa İngilizce olarak dikkatimi çekiyor. Avrupa Birliği’ne alındıktan sonra İngilizce olanları eklemişler ama ben tam bir Avrupa ülkesinden çok bizim Anadolu’nun izlerini taşıdğını söyleyebilirim.  Su kemerleri, tarlalardaki çardaklar, bazı kasaba girişlerindeki yol kenarında sıralanmış satış dükkanlarıyla hiç yabancılık çekmiyorum. Kavala’ya girerken de  bir tarafını  yamaçlara kurulmuş eski Safranbolu evlerine,  bir tarafını da küçük limanındaki balıkçı tekneleri ile eski bir Rum kasabasına benzetiyorum. Şehrin girişindeki tarihi su kemerlerinin etrafında yaşam alanları var ancak otobüsünüz ya da aracınızı durdurup, harika fotoğraflar çekme fırsatını kaçırmayın diyorum.

kavala-manzarasi

Kavala mübadele yıllarına çok aşina bir küçük şehir. Halkın büyük bir kısmını Anadolu’dan mübadele ile gelip buraya yerleşen Rumlar, Yunanlılar ve Türkler oluşturuyor.1800 ve 1900’li yıllarda Yunanistan’ın en büyük tütün fabrikaları ve tütün tüccarlarının yaşadığı bir yer. Aynı zamanda balıkçılık, lezzetli Yunan mutfağı ve ev yemekleri ile geçimlerini sağlayan bir yerli halk var burada. Akdeniz’in ve Ege’nin her kıyı şehirleri gibi burada da deniz mahsülleri inanılmaz lezzetli, zeytinyağlı yemekler revaçta, biz Türklerin alışkın olduğu un kurabiyesi, rakı, cacık , pilav gibi lezzetler bilindik. Fiyatlarının Avrupa’nın geneline göre daha düşük olması da dikkat çekici. Etrafta gezerken gördüğün pek çok şey için “ Aa, bundan bizde de var” demeden ilerleyemiyor insan. Küçücük kafeler patika ve taşlı daracık sokaklar boyunca sıralanmış, içlerinden mis gibi taze ekmek kokusu geliyor. Bir ısırık almak istersen bizim mısır ekmeğine benzediğini söyleyebilirm. İstersen gün ortasında, istersen iş çıkışında bir demlenmelik, bir muhabbetlik birahaneler dışarıya atılmış ahşap masalarla seni çağırıyor. Çoban salata mı istersin, al sana Yunan salatası, meşhur Kavala un kurabiyesi aynı bizim un kurabiyeleri gibi, neredeyse çorba kıvamında da olsa bizimkinden daha yoğun cacık, Anadolu’nun her yerinde üretilen el emeği bez çantalar, renkli boncuklar ve taşlarla bezeli kolyeler, el işi bilezikler, damla sakızlı Türk ay pardon Yunan kahveleri  her yerde. Minik Anadolu’dayız adeta.

kavala-kafeleri

Alışkanlıklar, yemekler kadar evler ve insanlar da tanıdık geliyor. Küçük bir sırt çantasıyla her sokağa girip keşfedesim var. Evlerin kapıları birbilerine doğru açılıyor, ahşap ve renkli kapılarıyla doğal birer film dekoru gibi. Duvarı bitişik iki ya da üç katlı, dik yokuşlara sıralanmış Rum evlerine bakmaya doyamıyor insan. Bol bol fotoğraf çekecek bol malzeme var burada. Yunanistan’ın eşekleriyle meşhur olduğunu biliyor muydunuz? Buraya gelince sebebi gün gibi ortaya çıkıyor. O daracık sokaklarda, cumbalı alçak evlerin arasında dolaşmak için otomobillerden fazlasına ihtiyaç var. Otomobil geçse bile park edecek yer yok zaten. Evlerin önünde tatlı bir gevezelikle oturan insanların keyfi kaçar yoksa.

Derken bir kapı açılıyor, İzmir’de doğmuş ama bebekken buraya gelen bir Rum Türkü , yaşlı bir teyze kapıyı aralıyor. Tur rehberimizden dinlediğim kadarıyla Türkçe’yi anlıyor ancak pek konuşamıyor. Türk olduğumuzu öğrenince ifadesi yumuşuyor, yaşlı ve çizgilerle dolu gyüzüne bir gülümseme yayılıyor. Kıbrıs’ın milli davalarıolduğunu düşünen ve halen düşmanlık besleyen Rum kökenli Türkler, Yunanlılar da var. Ancak mübadele bölgelerinde bu hava daha az hissediliyor. Gezginler için sınırların olmaması gerektiğine inanan bir insan olarak, bu durumu çok da umursamıyorum. Komşuyu ve insanlarını seviyorum ben. Birbirine düşman Ege’nin iki yakası fikri beni rahatsız ediyor. O kadar benzer, o kadar aynıyız ki. Bunca yaşananlar kültürü birbirinden ayırmaya yetmemiş diye seviniyorum.

Yunanistan’ın ekonomik olarak zor durumda olduğu gerçeği hemen hemen her yerde hissedliyor. Bizdeki gibi kahvehaneleri var ve gün içinde kadını erkeği , genci yaşlısı demeden insan dolu. İşsizlik yüksek olduğu için günün erken saati gelip, bir iki kahve ya da yemek söyleyip tüm gün oturuyorlarmış. Kavala’da zaten çalışabilecekleri iş alanları çok fazla olmadığı için genç nesil dışarıya, başka şehirlere gidiyor. Emekliler ve daha yaşlı olanlar da açık havada günü bitiriyor anlaşılan. Buraya gelmişken şehri iki üç saatte tamamen gezmek mümkün. Bir tarihi bilgi verip devam edeyim;

Kavala’lı Mehmet Ali Paşa Osmanlı’ya ilk baş kaldıran Mısır Valisi, Kavala’da  doğmuş veYunanlılar’ın heykelini yaptığı ilk Müslüman. Osmanlı’ya o kadar çok tepkililermiş ki, bazı kitaplarında bu başarısını övüp , ondan Mehmet Kral diye bahsediyorlar. Limanı sağ tarafınıza alıp, dik ve dar sokaklardan tepeye tırmandığınızda Mehmet Ali Paşa Külliyesi’ne varıyorsunuz. Elbette sonradan kiliseye çevrildiği gerçeğini unutmadan.  Hemen yanındaki yamaç manzarasıyla,bitişiğindeki park ve şehri tepeden denize doğru uzanır haliyle seyredebileceğiniz bir alan var. Gün doğumunda ve gün batışında fotoğraf çekmek için de çok uygun. Yazın gitmek daha mantıklı çünkü sokak aralarında amaçsızca dolaşmak, limana yakın Orea Mitili’ni de açık havada yemek yemek, eski Midilli hikayelerini dinlemek, ister yürüyerek ister motosikletle Panagia ismindeki eski şehri gezmek, Aziz Nikolai kilisesine bakmak, tepeye ulaştığınızda Kale’yi gezmek ya da biraz şehrin dışına çıkıp güzel plajlarından Kalamitsa’da denizin tadını çıkarmak isteyebilirsiniz. Buraya kadar geldiyseniz şahsi olarak sohbet ettiğim güler yüzlü bir Yunanlı’yı tanımadan dönmenizi istemem. Anne babası Manisa’dan göç etmiş Bay Todori “Güzel Midilli” anlamına gelen restoranı Orea Mitilli’de sizi karşılayacak, hem de düzgün bir Türkçe ile sizi şaşırtarak. Elini sıkmadan kimseyi bırakmıyor, harika mezeler öneriyor, tek tek gülümseyerek sohbet ediyor ve hatta fotoğrafınızı çekmek için ısrar ediyor. Vaktiniz varsa limana karşı ayaklarınızı uzatarak oturun ve domates soslu jumbo karideslerin, çinekop tavanın, deniz börülcesinin tadına bakın. Ayrılırken kocaman gülümsemesiyle Efharisto diyerek uğurlayacak sizleri.  Kavala’da kalacaksanız en iyi otel önerim ; merkeze yakınlığı ile Oceanis Hotel ya da ekonomik konaklama ile Hotel Europa olabilir. Yola devam edecekseniz 1 günlük gezinin de yeterli olacağından emin olabilirsiniz.

kavala-liman

©2019 ProntoTour www.prontotour.com

Kimlik bilgilerinizle giriş yapın

veya    

Bilgilerinizi mi unuttunuz?

Create Account